Üyelik Girişi
BÖLÜMLER
Site Haritası
Kitaplar

 

Mevlana'dan Ruhsal Terapiler

 

 
 

 

 

Hayatı

                        HZ. Mevlânâ’NIN HAYATI [*]

 

   Evrensel İslam’ın vizyonu olarak takdim edebileceğimiz Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Müslüman bir âlim, ârif, âşık bir velîdir.

   Mevlânâ’nın asıl ismi Muhammed, lakâbı ise Celâleddîn’dir. “Mevlâ-nâ” kelimesi, ‘Efendi-miz’ demektir. Mevlânâ ünvanı, İslâm dünyasında hürmet belirtmek için önemli kişilerin isimleri önünde kullanılmıştır. Mevlânâ, eskiden “Diyar-ı Rûm” (Rûm ülkesi) denilen Anadolu topraklarında, Konya’da yaşayıp vefat etmesi, şahsiyetini orada kazanması ve şöhret bulması sebebiyle “Rûmî” (Anadolulu) nisbesi ile anılmıştır. “Hazret-i Mevlânâ” ve “Hazret-i Pîr”  şeklindeki saygı hitapları, Mevlevî çevrelerinde ve Anadolu’da daha çok tercih edilmiştir. Günümüzde İran ve Pakistan’da Mevlevî”, Batı’da ise “Rûmî” lakapları, onu anmak için öncelikle kullanılmaktadır.

 


 

   Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde, Hârezmşahlar Devleti’ne bağlı Belh şehrinde (bugün Afganistan sınırları içerisindedir) doğmuştur. Babası Muhammed Bahâeddîn Veled’dir. Hz. Ebu Bekir’in soyundan geldiği belirtilen babası, Hanefî mezhebine bağlı bir âlimdir ve Kübreviye tarikatının kurucusu Necmüddîn Kübrâ’nın halîfelerinden olan bir sûfîdir. Bahâeddîn Veled “Âlimlerin Sultanı” lakabıyla meşhurdu ve şöhreti Belh şehrinin dışına taşarak çok geniş bir bölgeye yayılmıştı. Mevlânâ’nın annesi ise Belh emîri Rüknüddîn’in kızı Prenses Mümine Hâtun’dur. Anne tarafından soyunun Hz. Ali’ye ulaştığı rivayet edilmiştir. Mevlânâ’nın kendisinden büyük, Alâeddin Muhammed adlı ağabeyi ile Fâtıma adlı ablası vardı.

 


 

   Bahâeddîn Veled, Moğol istilası tehlikesi, ülkedeki siyasi istikrarsızlık, sultanla ve bazı ilim adamlarıyla yaşadığı sorunlar sebebiyle, beraberinde akraba ve müridlerinden oluşan büyük bir kalabalık olduğu halde 1219 yılı sonunda Belh’ten göç etmiştir. (Evli olan abla Fâtıma Hâtun Belh’te kalmıştır.) Böylece, çocukluk yıllarını doğduğu şehirde geçiren Mevlânâ, babasının yanında, ilmî ve fikrî hayatında önemli izler bırakacak uzun bir göç yolculuğuna çıkmıştır. Kervan, her şehirde bir müddet konaklamak suretiyle Nişâbur, Bağdat, Kûfe, Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Halep, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde güzergâhını takip ederek 1221 yılında Lârende’ye (bugünkü Karaman’a) ulaşmıştır. Yolculuk esnasında Ferîdüddîn Attâr, Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, Evhâdüddîn Kirmânî ve Sâdüddîn Hamevî gibi devrin önde gelen âlim ve mutasavvıflarıyla görüşülmüştür.

 


 

   Mevlânâ, Karaman’da, 17 yaşında iken, babasının müridlerinden Lala Şerefüddîn Semerkandî’nin kızı Gevher Hâtun ile evlenmiştir. Kısa bir müddet sonra, annesi Mümine Hâtun vefat etmiş, onun vefâtını, ağabeyi Alâeddîn Muhammed’in vefatı izlemiştir. İkisi de bugün “Mâder-i Mevlânâ Türbesi” olarak bilinen yerde toprağa verilmiştir. Mevlânâ, Karaman’da bulunduğu yıllarda Gevher Hâtun’dan doğan ilk oğlu Bahâeddin Sultan Veled’e babasının adını, ikinci oğlu Alâeddin’e ise ağabeyinin ismini vermiştir. Evliliğin üçüncü yılında Gevher Hâtun vefat etmiştir. Mevlânâ, ileriki yıllarda Konyalı İzzeddin Ali’nin dul kızı Kerra Hâtun’la ikinci evliliğini gerçekleştirmiştir. Bu hanımından Muzaffereddin Emir Âlim (ö.1297) ve Melike Hâtun (ö.1304) olmak üzere bir oğlu bir de kızı dünyaya gelmiştir. Âile, yedi yıl kaldıkları Karaman’dan, Selçuklu hükümdarı I. Alâeddîn Keykûbâd’ın ısrarlı daveti üzerine, 1228’de başşehir Konya’ya göç etmiştir.

 


 

   Mevlânâ, babası ve ilk hocası Bahâeddin Veled’in 1231 yılında Konya’da vefâtının ardından, çocukluğu sırasında terbiyesiyle ilgilenen ve babasının halifesi olan Seyyid Burhâneddîn Muhakkık-ı Tirmizî’ye mürid olmuştur. Mevlânâ, şeyhinin isteği üzerine, Halep ve Şam medreselerinde dinî ilimleri tahsil ederek icâzetler almıştır. Gençliğinde vaaz etmek, fetva vermek, ders okutmak ve zikir gibi işlerle meşgul olan Mevlânâ, döneminin ilim çevrelerinde üstad olarak kabul görmüştür. Dokuz yıl boyunca şeyhinin gözetiminde ilmî ve tasavvufî yönünü iyice geliştirmiştir.

 


 

   Seyyid Burhâneddîn’in 1241 yılında vefâtının ardından, Mevlânâ’nın hayatında büyük değişiklikler yapacak bir hâdise vuku bulmuş, Konya’ya Şems-i Tebrîzî (Şemseddîn Muhammed b. Ali et-Tebrîzî) gelmiştir (1244). Bu tarihte Şems yaklaşık 60, Mevlânâ ise 38 yaşındadır.

  

 

   Mevlânâ’nın daha önce Şam’da karşılaştığı bu garip/gizemli zât, öğrenci ve müridleriyle meşgul olan büyük bilgin, tam bir zâhid (dünyaya yüz vermeyen) ve temkin ehli (hâletiruhiyesi sükûna ermiş, ölçülü hareket eden) bir sûfî olan Mevlânâ’yı kendinden geçirmiş, onu aşk denizine atmış ve coşkun bir Hak âşığı olmasına yol açmıştır. Mevlânâ ilk kez Şems’in teşvikiyle semâ’ etmeye de başlamıştır. Mevlânâ’nın artık medrese ve dergâha eskisi kadar uğramaz oluşu, öğrencilerinin ve dostlarının eğitimini ihmal edişi, hiç de hoş karşılanmamış, bazıları Şems’e yönelik haset, kin ve nefretlerini yansıtmıştır. Şems bir gün ansızın şehri terk etmiş, bu duruma çok üzülen Mevlânâ, onun Şam’da olduğunu öğrenince, oğlu Sultan Veled’i göndermiş ve ısrarlı davet üzerine Şems Konya’ya geri dönmüştür. Mevlânâ –belki de Konya’yı terk edip gitmesin diye- Şems’i, evlatlığı Kimya Hâtun’la evlendirmiştir. Ancak çok geçmeden bazı müridlerin ve halkın dedikodu, küstahlık ve taşkınlıkları tekrar başlamış, sonuçta Şems 1247 yılında bir gece vakti, yedi kişilik bir grubun (rivayete göre içlerinde Mevlânâ’nın oğlu Alâeddin de vardır) suikastına uğrayarak şehid edilmiş ve cesedi ortadan kaldırılmıştır. (Bir başka rivayete göre ise Şems Konya’yı temelli terk etmiş, sırra kadem basmıştır.) Şems’ten ayrı kalmasının ardından Mevlânâ’nın üzüntüsü ve feryâdı herkesi yürekten yaralamıştır. Birkaç kez Şems’i bulmak ümidiyle Şam’a giden ve arayışları sonuçsuz kalan Mevlânâ, nihayet Şems’i gönül dünyasında aramış ve onu orada bulmuştur.

 


 

   Mevlânâ şöyle demiştir: Ömrümün hülasası (özeti) sadece şu üç kelimedir: Hamdım, Piştim, Yandım. Buna göre Mevlânâ ömrünü üç safhaya ayırmıştır:

   a- Hamlık safhası (1207-1231): Bu safha, doğumundan, babası Bahâeddîn Veled’in vefatına kadar geçen safhadır.

   b- Pişme (olgunlaşma) safhası (1231-1241): Mevlânâ’nın, Seyyid Burhâneddîn’in terbiyesi altında bulunduğu zamanlardır.

   c- Yanma safhası (1244-1273): Seyyid Burhâneddîn’in vefatının ardından, Mevlânâ’nın 1244 yılında Konya’da Şems-i Tebrîzî ile buluşmasından itibaren, ölünceye kadar geçen zamandır.

  

 

   Şems’ten sonra Mevlânâ, Seyyid Burhâneddîn’in ve kendisinin önde gelen müridlerinden olan Konyalı Selâhaddîn-i Zerkûbî (Kuyumcu Selâhaddîn) ile hemhal olmuş, coşkunluğu onunla tatlı bir huzur ve sükûnete ermiştir. Onun kızı Fâtıma Hâtun’u, oğlu Sultan Veled ile evlendirmek suretiyle aralarında akrabalık bağı oluşturmuştur. Mevlânâ, rûhen yaşadığı derûnî hallerden ötürü bu dönemde de müridleri ile meşgul olamamıştır. Bu sebeple Selâhaddîn-i Zerkûbî’yi yerine halîfe tayin etmiş ve müridlerinin irşadıyla onun meşgul olmasını istemiştir. Bir kısım mürid, Selâhaddîn-i Zerkûbî’ye de haset ve düşmanlık etmiş, hatta başarısızlıkla sonuçlanan bir de suikast düzenlemişlerdir. On yıl kadar süren mutlu bir dostluğun ardından, 1258 yılında Selâhaddîn-i Zerkûbî de Hakk’a kavuşmuştur.

 


 

   Mevlânâ daha sonra, “içimdeki nur hazînelerini keşfettiren şeklinde övdüğü Çelebi Hüsâmeddîn’i kendisine dost ve halîfe seçmiştir. Çelebi Hüsâmeddin gerek Mevlânâ’nın sağlığında ve gerekse onun vefâtından sonra hayatının sonuna kadar bu vazifeyi ifa etmiş, vefat tarihi olan 1284 yılına kadar şeyhlik makamında kalmıştır. Sultan Veled, babasının Şems-i Tebrizî’yi güneşe, Selâhaddîn-i Zerkûbî’yi aya, Çelebi Hüsâmeddîn’i de yıldıza benzettiğini ve onu meleklerle aynı mertebede gördüğünü kaydetmiştir. On yıl süren bu ahbablık ve dostluğun en güzel meyvesi Mesnevî-i Şerîf olmuştur. Gönüldaşı ve halîfesinin ricâsı üzerine Mevlânâ, Mesnevî beyitlerini söylemeye başlamış ve böylece muhteşem bir edebiyat ve tasavvuf klasiği olan Mesnevî telif edilmiştir. Çelebi Hüsâmeddîn zamanında müridler önceki dönemlere göre daha sakinleşmiş; haset ve taşkınlıklardan uzak durmuşlardır. 

   Uzun ve yorucu bir hayâtın ardından ansızın ateşli bir hastalığa yakalanan Mevlânâ, hekimlerin bütün tedâvî çabalarına rağmen hastalıktan kurtulamamış, 17 Aralık 1273’te vefât ederek dünya gurbetinden asıl vatanına dönmüş, özlemiyle yandığı Sevgili’sine kavuşmuştur. Cenazesinde ağlayıp feryad edilmemesini vasiyet etmesi ve öldüğü geceyi bir ayrılık gecesi değil, bir kavuşma gecesi olarak tanımlaması sebebiyle o geceye “Şeb-i Arûs” (Düğün gecesi) adı verilmiştir. Cenazesine her din ve mezhepten küçük-büyük çok kalabalık bir insan topluluğu katılmıştır. Mevlânâ’nın cenaze namazını Şeyh Sadreddîn Konevî kıldırmıştır. Diğer bir rivayete göre ise, namazı kıldırmak için tabutun önüne gelen Konevî’nin üzüntüden baygınlık geçirmesi üzerine namazı Kadı Sirâceddîn kıldırmıştır.

 


 

   Mevlânâ için, “Kubbe-i Hadra” (Yeşil Kubbe) denilen türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser’in gayreti ve Selçuklu veziri Muinüddin Pervane’nin eşi Gürcü Hâtun’un yardımıyla, Çelebi Hüsameddin zamanında 1274’te yapılmıştır. Türbe’nin mimarı Tebrizli Bedreddin’dir.

   Mevlânâ’nın vefatında, ilk eşi Gevher Hâtun’dan olan oğlu Sultân Veled ile, ikinci eşi Kerra Hâtun’dan olan kızı Melike Hâtun sağ idi. Mevlânâ’nın fikirlerinin yayılmasında ve tarîkatının sistemleşmesinde, oğlu Sultan Veled’in (ö.1312) payı büyüktür.

   Hz. Mevlânâ, Haçlı seferleri ve Moğol istilalarına maruz kalan Anadolu’da, siyâsî ve sosyal hayattaki kargaşa, moral değerlerdeki çözülme karşısında insanı, İslâm’ı ve aşkı ayakta tutabilmiş bir mânevî mimardır. Sadece Müslüman Anadolu insanı için değil, her din ve mezhepten insanın gönül aynası, göz bebeği olmuştur. Bugün Batı’da en çok tanınan, entelektüel çevreleri en çok cezbeden ve ihtidalarına (dinlerinden dönüp İslam’ı kabul etmelerine) vesile olan sûfî-şairdir. Doğu’da ve Batı’da ona ve eserlerine duyulan ilgi her geçen gün hızla artmakta ve geniş kitleler etkisi altına girmektedir. Özetle Mevlânâ, akıl ve ruh sağlığı bozulan insan ve toplum için bulunmaz bir “tiryâk” (panzehir), şifa kaynağıdır.

_____________________________________________________

[*] Bu makale için bkz. Şaban Karaköse, Mevlânâ’dan Düşündüren Sözler, İstanbul: Yakamoz Yayınları, 2007, s. 18-23
Yorumlar - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam55
Toplam Ziyaret161092
Saat
Takvim
Hava Durumu
Anlık
Yarın
16° 16° 13°
Hz. Mevlana'dan Sözler
HZ. MEVLÂNÂ'DAN SÖZLER
“Kibirlerinden “İnşâallah” (Allah dilerse) demediler; Allah da onlara beşerin aczini gösteriverdi.”
(Mesnevi, Cilt 1, beyit nu: 48)
*
“Dünyada iş
işten meydana gelir.”
(Mesnevi, Cilt 1, beyit nu: 76)
*
“Allah’tan edeble başarılı olmayı dileyelim. Edepsiz
Allah’ın lütfundan
yoksun kalmıştır.
Edepsiz
yalnızca kendisine
kötülük etmiş olmaz,
dört bir yanı
ateşe vermiş olur.”
(Mesnevi, Cilt 1, beyit nu: 77-78)
*
“Zekat verilmeyince
bulut ortaya çıkmaz
(yağmur yağmaz);
zinadan dolayı da
etrafa veba yayılır.”
(Mesnevi, Cilt 1, beyit nu: 88)
*
“Senin üzerine karanlıklardan ve gamdan yana ne gelirse, korkusuzluktan ve küstahlıktandır o.”
(Mesnevi, Cilt 1, beyit nu: 89)
 *
“Her odunun kokusu, dumanından belli olur.”
(Mesnevi, Cilt 1, beyit nu: 107)