Hz. Mevlânâ'nın inancı, ibadetleri, ahlakı, kişiliği, aile hayatı, insanlarla ve siyasilerle ilişkileri ve daha pek çok özelliği hakkında en eski ve temel başvuru kaynaklarını bilmek, onun hakkında bazı itham, eleştiri ve tartışmaların alevlendirilmeye çalışıldığı günümüzde, doğru ile yanlışı, bilgili ile cahili, iyi niyetli ile art niyetliyi fark etmemizi kolaylaştıracaktır.
Anlamsal tarihi, felsefi arka planı açısından eski Yunan ve Latin felsefe ve kültüründen etkilenmeyi, Tanrı’ya karşı insanı, vahye karşı aklı, dine karşı pozitivist bilimi konumlandırarak yücelten Hümanizm kavramıyla Hz. Mevlana’yı nitelendirmek yanlış ve yakışıksız olacaktır. Mevlâna, ‘insan sever’, ‘insana değer veren’ anlamında yani sığ, yüzeysel anlamda hümanist olarak görülebilirse de felsefî anlamda ve terim olarak dünya literatürüne giren şekliyle hiçbir zaman hümanist olarak değerlendirilemez.
Sevgilinin sûretini değil, ondaki ruhu seviyor olduğumuzu fark etmek... Geçici olanı değil, kalıcı olanı sevmek... Kavuşmadan sonra gönül sevgiliden neden geçmeye başlar? Hakikatte biz, sevgiliyi mi, yoksa sevgilinin bize yaşattırdığı/hissettirdiği şeyleri mi seviyoruz? Sevgiliye o güzelliği, hoşluğu veren Hakikî Sevgili’yi aramak...
Hz. Mevlânâ, sadece yaşadığı dönemdeki insanlar için değil, günümüze kadar farklı din, mezhep, millet, meşrep ve yaştan sayısız insanı iyileştirmiş evrensel bir şifâcıdır. Dünyanın dört bir yanından Hz. Mevlânâ’ya yönelenler, ondan aşkı öğrenmek istemenin yanı sıra, varoluşsal, manevî ve psikolojik sorunlarına da çâreler aramaktadırlar. Hz. Mevlânâ onlar için hem aşkın peygamberi hem de ruh sağlığı uzmanı veya psikoterapisttir. İnsanı yargılamadan, incitmeden, olduğu gibi kabul eden, kucaklayan, gözyaşlarını silen, sırtını sıvazlayan, başını okşayan, sevgi, şefkat, hoşgörü ve merhametle yaklaşan bir terapist.
Yaşadığı dönemde “her mezhep erbâbı tarafından övülen, herkesin makbûlü olan” Hz. Mevlânâ, “Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.” demiştir.
Hakikaten, Mevlânâ’nın vefatından sonra onun fikirleri, çeşitli coğrafyalarda kurulan toplam 129 Mevlevîhane aracılığıyla yaşatılmış ve yaygınlaştırılmıştır.
18. yüzyılın sonuna kadar Avrupa’da hakkında pek bir şey bilinmemesine rağmen, bugün artık Batı’da en çok tanınan, entelektüel çevreleri en çok cezbeden ve ihtidalarına vesile olan sûfî-şâir yine Mevlânâ’dır.
Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerif’te;
“Âşıklık, ister bu baştan olsun, ister öbür baştan, sonunda bizi o tarafa götürecek bir rehberdir.” demektedir.
“Mecaz, hakikatin köprüsüdür” sözü, hakikat semtine mecaz köprüsü vasıtasıyla geçilebileceğini, aşk-ı mecâzîye tutulanların neticede aşk-ı hakikîye geçeceklerini anlatır.
Ancak bunun bazı şartları vardır.
Şeb-i Arûs (veya Şeb-i Urs) “gelin gecesi”, “düğün gecesi”, “gerdek gecesi” anlamlarına gelen; Hz. Mevlânâ’nın vefat gecesini ve bu gecenin yıl dönümlerinde yapılan töreni ifade eden bir Mevlevi terimidir.
Mevleviler, Hz. Mevlânâ’nın (ks) eserlerinde, özellikle de gazel ve rubailerinde açıkladığı ölüm anlayışına istinaden, onun vefât gecesini, dünyadan ayrılık gecesi olarak değil, Cenab-ı Hakk’a kavuşma gecesi olarak nitelendirdiler. Bunun için de o geceyi Şeb-i Arûs olarak adlandırdılar ve törenler düzenlediler.
Padişahın biri, oğlunu hüner sahibi bir topluluğa teslim etmiş ve o topluluk da ona ilm-i nücum (astronomi), reml (bir çeşit falcılık), tıb ve daha başka bilgilerden öğretmişti. Çocuk son derece aptal olduğu halde, bu bilgileri tamamen öğrenip üstat oldu.
Bir gün padişah avucunda bir yüzük sakladı ve oğlunu imtihan etti: “- Gel söyle bakayım avucumda ne var?” diye sordu.
Çocuk: “- Elindeki yuvarlak, sarı, madeni ve içi boş bir şeydir” dedi.